Ego Nedir?

İnsan.

Doğduğumuz andan itibaren beynimizin ön bölümünde kayıt yapan bir teyp düşünün. Henüz konuşamadığımız, hatırlayamadığımız zamanlarda başlayan bir kayıt. Halen sözcüklerimiz yok, anılarımızı sözcüklerle kayıt edemiyoruz ama duygularımız var. Örneğin bir kazaya sebep olup ortalığı batırdığımızda ebeveynimizin sert bakışının hissettirdiği duygu. Ben sakarım, hiçbir şeyi beceremem duygusu.

Okula başladığımızda arkadaşlarımızın dış görüntümüz ile ilgili söyledikleri, ilk başarılarımız, ilk hayal kırıklıklarımız, hatalarımız, bunlara aldığımız tepkiler, bizden beklenenler ve bunların on yıllarca kaydedilmesi… Buraya kadar bir sıkıntı yok, ama sıkıntı bugün yaşadıklarımızın geçmişteki bir kaydın benzer bir tetikleyici ile karşılaştığında oynatılması ile başlıyor. Bazen duyarız “Neden hep bunlar benim başıma gelir?”, “Hep böylelerini çekerim zaten!” gibi.

Bir olay, durum karşısında saniyeler içinde geçmişte tecrübe ettiğimiz bir “anı” üzerinden, kayıtlı bir duygu ya da otomatik bir düşünceden doğan aksiyonu alırız. Bunu hiç fark ettiniz mi?

Egonun tanımı kişiden kişiye değişir, psikolojide de alt başlıklara ayrılır fakat ben en çok Echkart Tolle’nin kitaplarında bahsettiği, hayatımızın çoğunda etkisi altında olduğumuz ego tanımını uygun buluyorum. “Gözlemlenmemiş zihin.” Tek filtresi geçmiş olan, çok eski bir anıdan yıllar önce kaydedilmiş bir duygunun yüzeye gelmesi ve bedenimizde hüküm sürmesiyle dönüştüğümüz yanlış, yüzeysel kişilik. Kendini çok kolay tehdit altında hisseden, sürekli geçmişte ya da gelecekte dolaşan, mutluluğun, başarının ilerideki bir günde veya hedefte olduğuna inandığı için an’ı ıskalayan, beğenmeyen, etiketleyen, tatmin olmayan düşünceler, otomatik tepkiler kaynağı zihin. “Gözlemlenmemiş zihin” yani ego, kendimize karşı çok sert olmamıza sebep olabilir. Sürekli yargılayabilir, eleştirebilir, korkunun binbir çeşidini teker teker yüzeye getirerek kendi zihin hapisanemizde sonsuza kadar aynı döngülerle sıkışıp kalmamıza neden olabilir. Her şeyin dolayısıyla da düşüncelerin de bir enerjisi olduğunu duymuşsunuzdur. Bu olumsuz düşünce ve inançlar o kadar güçlü bir enerji alanına sahipler ki, etkisi altına girdiğimizde kendimizi ondan ayıramayız. Peki bu doğru mu? Biz sadece zihnimiz miyiz? O düşünceleri tarafsızca, yargısızca izleyen “bilinç” olabilir miyiz? Onlara kapılmadan, onlara dönüşmeden bilinç ışığını bu düşüncelerin üzerine yansıtıp, geçmişten getirdiğimiz çarpıtmalarla, abartılarla dolu akıp giden bu düşünceleri dönüştürebilir miyiz?

Bazen bilinç altımız o kadar inanmıyor ki bize, bu eski kayıtlı duygu ve düşünceleri gün be gün besleyip aynı kayıtları her seferinde oynatıp onları güçlendirdiğimiz için, yeni bir şeye adım atmak, bir şeyleri bırakmak çok sancılı bir sürece dönüşüyor.

Bunun yanında ihtiyaçsız bir tarafınıza dokundunuz mu hiç?

Çok azla yetinen, ego gibi sürekli beslenme ihtiyacında olmayan, kendini tehdit altında hissetmeyen, tam, eksiksiz, değerli, dışarıdan onaya ihtiyacı olmayan, sonsuz kaynağa yani evrene direkt bağlı tarafınıza?

Bu bizim bedenimiz ve aklımızdan hariç diğer bileşenimiz. Özümüz. Egonun gürültüsünden hiç duyamadığımız, hepimizde var olan ruhsal tarafımız.

Ben meditasyona başlamadan önce kendimi düşüncelerimden ayıramıyordum ve sadece nefeslerimle böyle bir alana bağlanabileceğimi, duygu ve düşüncelerimi dönüştürebileceğimi bilmiyordum. Düşünceye dönüşmek demek uyku halinde yaşamak demek. Hâlâ yüzde yüz başarı ile “bilinçli farkındalık” ile yaşıyorum diyemem ama 6 ayda geldiğim noktada kendimi çok sık uyandırmaya, ana geri dönmeye, düşünce akımını durdurduğumda içimden kendiliğinden yükselen ihtiyaçsız, mutlu, şikayetsiz halime çok teşekkür ediyorum. Derin ben, an’a teslim olabildiğimde yer çekimine yüzde yüz teslim olmuşum gibi gevşetiyor tüm eklemlerimi. Dirençler çözülüyor, öz şefkat – öz sevgi yükseliyor, kabul kapasitesi artıyor ve “gerçek ben” oluyorum.

Zihninizi tarafsızca izlemeye, düşünceleri tutup çekiştirmeden beslemeden akıp gitmelerine izin vermeye niyet edebilir misiniz?